Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
Futbol bazen 90 dakika değildir. Bazen bir şehrin hafızasıdır, bazen bir tribünün sesi, bazen de alınan tek bir kararla ölçülen mesafedir. Söke ile Kütahya arası bugün sadece kilometrelerle değil, duygularla da hesaplanıyor. Yaklaşık 5 saat.
Normalde bu yazı, sezonun son maçına dair klasik bir kapanış olurdu. “İyi mücadele edildi”, “gelecek sezona umutla bakılıyor” gibi klişe cümlelerle biterdi. Ama bu hikâyede mesele skor değil, sahnenin nerede kurulduğu.
Söke 1970’in Kütahyaspor ile oynayacağı maçın Söke yerine Kütahya’ya alınması… Kağıt üstünde “ortak karar”. Sahada ise tek taraflı bir duygu kırılması.
Taraftarın tepkisi anlaşılır. Çünkü futbol, taraftarın evidir. Yeni açılmış bir stadyumda, sezonun son maçında, kendi takımına veda etmek istemek bir lüks değil, en temel haktır. İnsan kendi hikâyesinin son sahnesini başka şehirde izlemek istemez. Hele ki o hikâyede en çok sesi çıkan, en çok yükü çeken kendisiyse.
Söke tribünleri bu sezon çok şey gördü. İyi başlayan bir hikâyenin devre arasında dağılışını, eldeki en değerli parçaların kaybedilişini, sonra da düşmemek için verilen o sessiz mücadeleyi… Ve tüm bunlara rağmen o tribünler boşalmadı. Çünkü mesele sadece puan değildi, isimdi: Söke.
Ama hikâyenin diğer tarafını görmezden gelmek de kolaycılık olur.
Mahmut Gözüaçık’ın durduğu yer, romantizmin değil, gerçekliğin zemini. Geçtiğimiz yıl Efeler 09 SFK’yı Söke’ye taşıyıp yeni bir kimlik inşa etmek, dışarıdan bakıldığında cesur bir hamleydi. Ama bu hamlenin karşılığı, şehirden beklenen maddi ve kurumsal destekle tam olarak buluşmadı. Futbol sadece sevgiyle dönmüyor; bazen bilet, bazen sponsorluk, bazen de o çok konuşulmayan “nakit akışı” ile ayakta kalıyor.
Ve şimdi önümüzde basit ama sert bir denklem var:
Bir tarafta “kendi evinde veda etmek isteyen bir şehir”,
diğer tarafta “o vedadan gelir üretmek zorunda olan bir yönetim.”
Kütahyaspor’un şampiyonluğu kendi sahasında kutlamak istemesi anlaşılır. O tribünlerin dolacağı, bilet gelirinin artacağı da ortada. Bu, futbolun ekonomik tarafının soğuk ama gerçek yüzü. Söke cephesinde ise mesele para değil, aidiyet.
Aslında tartışma tam burada düğümleniyor:
Futbol bir şehir için mi oynanır, yoksa ayakta kalabilmek için mi yönetilir?
İşin ironik tarafı şu; iki taraf da haklı. Ve tam da bu yüzden mesele çözümsüz gibi görünüyor.
Taraftar diyor ki: “Bu takım bizim.”
Yönetim diyor ki: “Bu takım böyle ayakta kalıyor.”
İki cümle de doğru. Ama aynı anda.
Belki de asıl sorun, bu iki doğrunun sezon boyunca hiç aynı masada buluşmamış olması. Çünkü bu karar, tek başına alınmış bir maç kararı gibi durmuyor. Daha çok, sezon boyunca biriken iletişimsizliğin son halkası gibi.
Şimdi geriye şu kalıyor:
5 saatlik bir yol ve arada kalan bir şehir.
Söke, belki o maçı kendi sahasında izleyemeyecek. Ama bu hikâyenin asıl meselesi o 90 dakika değil. Asıl mesele, önümüzdeki sezon bu takımın gerçekten kiminle birlikte yürüyeceği.
Çünkü bir kulüp, ya tribünüyle büyür ya da hesap tablolarında kaybolur.
Ve bazen en büyük yenilgi, deplasmanda değil; kendi evinde hissedilir.