Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
Basın; toplumun sesi, vicdanı, aynasıdır. Ama bir şehir kendi basınına sahip çıkmazsa, o aynada artık sadece karanlık yansır.
Yıllardır basın camiasının içindeyim. İçinde olmayanlara basın nedir? diye sorsanız; “Satırların içine gerçeği sığdırmaya çalışandır.” der. Nice insanın hikâyesini şahit olursunuz; acısıyla, sevinciyle, isyanıyla…
Bu mesleği yapmanın ne kadar zevkli, öğretici ama bir o kadar da yıpratıcı olduğunu çok iyi bilirim. Çünkü gazetecilik sadece bir iş değil, bir duruş, bir yaşam biçimidir!
Gazetecilik; görmeyi değil, bakmayı; işitmeyi değil, duymayı; yazmayı değil, anlamayı gerektirir.
Bu meslek, ancak bazı temel değerlere sıkı sıkıya tutunanların omuzlarında yükselir: merak, sorgulama, objektiflik, adalet duygusu ve en önemlisi, vicdan.
Yeni fikirlere açık, farklı görüşlere saygılı, toplumun ve doğanın dengesini gözeten bir anlayış olmadan, yapılan iş gazetecilik değil, sadece gürültüdür.
Ama gelin görün ki bugün elimizde bir kalem, dilimizde birkaç süslü cümle olan herkes kendini “gazeteci” diye tanıtmaya cüret ediyor. Ve bu sahte özgüvenin sonuçları hepimize pahalıya mal oluyor.
Toplumun sorunlarını dile getirmek, hak arayanın sesi olmak, haksızlığı teşhir etmekle görevli olması gereken basın; artık bu temel vazifesini unutmuş, birilerinin çıkar hesaplarının piyonu haline gelmiş durumda.
Birbirinin açığını arayan, meslektaşını itibarsızlaştırmaya çalışan, üç kuruşluk menfaat uğruna kalemini satanlarla çevrili bir düzen var adeta…
Ne acıdır ki, bazı şehirlerde basın mensubu görünümündeki kişiler, gazetecilik onurunu değil, günlük kazancı derdine düşmüş durumda.
Bu yozlaşmanın temelinde ne yatıyor derseniz, cevabı net: Yerel siyaset, ticaret ve STK’lar…
Çünkü yerelde basını ele geçirmek isteyen, onu sadece kendi reklamını yapmakla görevlendiren, eleştiriye tahammülsüz siyasetçiler var. Ve buna “evet” demeye hazır olan, duruşunu kaybetmiş bir tabaka…
Bu ilişki biçimi, şehre zarar veriyor. Bir basın mensubu kalemini siyasetin kucağına bıraktığında artık halkın değil, gücün sözcüsüdür!
Ama yalnızca siyaset mi suçlu? Hayır.
Asıl büyük sorun: Basının yalnızlaştırılması.
Esnaf, iş insanı, sivil toplum temsilcisi, yerel yönetici… Herkes sustuğunda, görmezden geldiğinde, ‘bana dokunmayan yılan’ anlayışıyla hareket ettiğinde, basın yalnız kalıyor. Yalnız kalan basının içinde “kim daha çok bağırırsa o haklıdır” düzeni doğuyor.
Bir şehirde basın mensupları birbirine kinle bakıyorsa…
Bir şehirde basın kendi içinde birbirini linç ediyorsa…
Bir şehirde gazeteci, gazeteciye iftira atıyor, aşağılıyor, küçük görüyor, dışlıyorsa…
O şehirde artık hakikat konuşmaz, korku fısıldar.
Ve işin en acı tarafı şu:
Cebinde iyi bir telefon olan, ağzı laf yapan, kalemi biraz oynayan herkes, kendine “gazeteci” diyerek ortalıkta dolaşabiliyor. Ama ne yazık ki bunu yapanların ruhu aç, beyni karışık, gözü menfaatte, kalbi satılık. Ve onlar bu camiada gezerken; geçtiği her yerde bir salyangoz gibi yapış yapış, rahatsız edici, silinmesi zor izler bırakıyor.
Gazetecilik onurlu bir meslektir. Ama bu onur, meslektaşına düşmanlıkla, kıskançlıkla, iftirayla değil; dayanışmayla, saygıyla, ahlakla yaşatılır. Çünkü bir şehir kendi basınına sahip çıkmadığı sürece, o şehirde gazetecilik değil, dedikoduculuk yapılır. Hakikat değil, polemik konuşur. Vicdan değil, çıkar kazanır.
Basın camiası bir aile gibi olmazsa, parçalanmaya mahkûmdur.
Birlik olmadan dirlik olmaz.
Bir şehirde gazeteci gazeteciye düşmansa, o şehir çürümeye mahkumdur.
Bu yüzden şimdi her zamankinden daha çok birbirimize ihtiyacımız var.
Bu mesleği meslek yapanlara, kalemini satmayanlara, vicdanını susturmayanlara…
Toplumun ve hakikatin yanında duranlara.
Çünkü basın susarsa, bir toplum sadece haberini değil, hafızasını da kaybeder!